Liyakat |
Geçen hafta, yıllardır tanıdığım bir meslektaşımla akşam yemeği yedim. Devlet üniversitesinden emekli olduktan sonra değişik vakıf üniversitelerinde görev yapan bu meslektaşım İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Lisans Diploması almış, daha sonra İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde lisansüstü öğretimine devam etmiştir. Yurt dışı eğitim ve araştırma deneyimleri arasında Alexander von Humboldt bursuyla Almanya’da Köln Üniversitesi’ne gitmek, daha sonra Bern Üniversitesi’nde bulunmak ve ABD’de Fulbright bursu ile Oregon Üniversitesi bir süre kalmak vardır.
Daha sonra Türkiye’de psikoloji profesörü olduktan sonra kendisi Türkiye’de altı yıl bir devlet üniversitesinde Eğitim Fakültesi Dekanlığı yapmış, hem öğretim hem de yönetim deneyimi olan bir insandır. Kendi alanında özgün araştırmalar yapmış ve araştırma bulgularını birçok makale ve kitaplarında yayınlamıştır. Sağlam bir mantıksal yapısı olan, aynı zamanda karakter sahibi, kişisel bütünlüğü yüksek, pırıl pırıl bir bilim insanıdır.
Yemekte iki anısını paylaştı. Dekanlık yaparken 1980 sonrası, askeri yönetimden gücünü alan ideolojik görüş yanlısı bir grup profesör, gece evinin kapısını çalarak alınacak olan asistanların listesini ona vermiş ve “sınavı bunlar kazanacak, biliyorsun değil mi?” demişler. Bu kişiyi kendilerinden biri olarak gördükleri için böyle yapmışlar. Kapıyı açtığında karşısında duran arkadaşlarından bu sözü duyunca, gerginliğinden elinde tuttuğu cam bardağı öyle sıkmış ki, bardak kırılmış. Liyakati ideolojik taraftarlığın üstünde tutan dürüst arkadaşım sınav sonuçları ilan edilince “arkadaşları” tarafından aforoz edilmiş ve hem kendiyle hem de ailesiyle iki yıl konuşulmamış. Lojmanda komşuluk ilişkileri dahi kurulmayacak biçimde kendilerinden uzak durulmuş.
İşin ilginç yanı şu: size bu kişinin ismini versem, siz bu kişiyi pek muhtemelen sağ ideolojinin taraflarından biri olarak düşüneceksiniz. Ben de öyle sanıyordum. Ama bilimsel ve sosyal konularda konuştukça onun gerçekte bir bilim insanı olarak yaşamına yön verdiğini gördüm. Ülkesine, ülkesinin insanlarına bir bilim insanı olarak hizmet etmeye çalışan biri. Manevi yaşamını dinin temelleri üzerine tanımlamış, hem dindar hem de bilim insanı. Bilim insanının etik tavrını hiç bozmadan manevi yaşamını inşa etmiş biri.
Devlet üniversitesinden emekli olduktan sonra belirli bir cemaatle ilişkisi bilinen bir vakıf üniversitesinin davetini kabul ederek o üniversitede psikoloji bölümünü kurmuş ve çalışmaya başlamış. Onun için önemli olan vakfın arkasındaki para ve ideoloji değil, üniversitenin bir bilim kurumu olarak çalışması. Bölüm gelişirken bölüme yeni elemanları sınavlarla almış ve her bir sınavda liyakat ölçütünü kullanmış. Bu süreç devam ederken kendisine iki isim verilmiş ve bu kişilerin asistan olarak alınmasının istendiği ima edilmiş. Mütevelli heyetini bile aşan bir güç tarafından bu isteğin geldiği de ihsas edilmiş. Ama alınması istenen o kişiler gerekli yeterlilikleri gösteremediği için asistan olarak alınmamışlar. O akademik yılın sonunda kendisine hiçbir şey söylenmeden, hiçbir açıklanma yapılmadan “görülen lüzum üzerine” işine son verilmiş. Bunun üzerine üniversiteye karşı dava açmış ve açtığı davayı kazanarak üniversiteden tazminat almış.
Bütün bunları niçin yazdım?
Kafamda iki soruya cevap bulmaya çalışıyorum:
1- Dindar insan bilim insanı olabilir mi?
2- Bir bilim insanı ideoloji baskın bir ortamda, bilim insanının ilkeleri ve değerleri çerçevesinde yaşamını devam ettirebilir mi?
Yakından tanıdığım meslektaşım dinine çok değer veren, manevi yaşamı zengin, kendi dininin değerlerinin sadece Türkiye’ye değil, tüm dünyayı barışa ve adalete götüreceğine inanan biri. Aynı zamanda gerçekten birinci sınıf bir bilim insanı. Dünyanın en ileri ülkelerinin üniversitelerinde saygı duyularak “psikoloji profesörü” olarak görev yapabilecek biri.
Demek ki, dinini manevi yaşamının kaynağı olarak kullanan insan aynı zamanda bilim insanı olabiliyor. Gerçi bilim insanı olarak varoluş tarzını ve düşünsel kimliğini bu ülkede mi, yoksa bulunduğu yurt dışı eğitim kurumlarında mı kazandığı tartışılabilir. Ama en azından şu söylenebilir: içinde yetiştiği Müslüman toplumun kültürü bilim insanı olmasına engel oluşturmamıştır. Bu kadarını kesinlikle söyleyebiliriz.
Ama bu ülkede yaşadıkları ikinci soruya - ideoloji baskın bir ortamda, bilim insanı olarak yaşamını devam ettirebilme sorusuna - olumlu bir cevap vermemi güçleştiriyor.
Bu sorunun bugünkü günlük politika tartışmalarının üstünde bir felsefi yeri var, şöyle ki; söz konusu olaylarda yer alan insanların her biri, kendi dünya görüşleri çerçevesinde “doğru” olanı yapmaya çalışıyorlardı. Benim arkadaşım bilim insanı olarak doğru olanı “liyakat” değeri olarak görüyordu ve onu yaşatmaya gayret ediyordu. Onun karşısındakiler için ise “bizim insanımızı seçmek” doğru davranıştı; çünkü bir “savaş” içinde görüyorlardı kendilerini ve “düşman” cephesinden birinin üniversiteye sızma ihtimalini önlemek akıllıca bir davranıştı. Bizim aşiretten olmayan “ötekilerin” tehlikeli olduğuna inandığı sürece her insan ötekileri içeri almamaya özen gösterir.
Ama gerçek şu ki, bilimsel düşünce aşiret kültüründe gelişemez; çünkü bilimsel düşüncenin temelindeki “gerçeğe saygı,” “verilere dayalı konuşmak,” “liyakat” gibi evrensel değerlere aşiret kültüründe yer yoktur.
Bu okuyan üniversite öğrencileri ve üniversitede çalışan görevliler kendi okudukları bölümde aşiret kültürü – bizden olanlar ve ötekiler ayırımı – var mı, yok mu, kendileri kararları verirler. Ben gözlemlemeniz için farkındalıklar sunuyorum.
Aydınlık bir gelecek için…
Doğan Cüceloğlu (07.05.2011)
--
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder